Reklam

Zamansız Veda Ettiğimiz Şehirler

her ayrılığı zamansız olarak nitelendirmek, o vedaya bir mistizm katmıyor elbet. söyleyebileceğim en duru şey; benim şanlıurfa ya ettiğim vedanın zamansız oluşudur. belki de zaman, telafi olarak; ilk başlarda ait olunmayan, sonra bir parçası haline gelinen memleketleri, birer tatlı anı merkezlerine dönüştürüyordur.

bu yaptığıyla, sadakatsizliğini telafi ediyor gerçekten. zaman olgusu, ayrılırkenki zulmü, unutturduklarıyla dengede tutan en pahalı mecra..

şanlıurfa. gap ın başkenti, peygamberler şehri..

ebeveyne o şehre ait olan başka birine aşık olduğunu söyleyememe sancısı taşıdığımdan haberi vardı şanlıurfa nın. bir sürü türkü öğrendiğim bu şehre, tam anlamıyla "zamansız bir veda havası" çığırarak teşekkür edemezdim. göğe, yere, havaya, suya küstüm bu yüzden. bir daha çiğköfte yemeyi istemedim mesela. çünkü en güzel çiğköfte, o şehirde yenilendi. mucitleri, erbablarıydı. şehir içi ulaşımı sağlamak, modern ulaşım alternatifleri ile gerçekleşmiyordu, zamansız  ayrıldığım bu şehirde de.
adları midibus, bahtları ufak araba olarak tayin edilmiş araçlar görüyordu o işi. yolcu sıfatıyla da, tanımı son şeklini alıyordu.

yolcu minibüsü..

panjurunda, bir kaplanın şaha kalkışını temsil eden logosuyla yanaştı kaldırıma bu peugeot marka minibüs, yer bulamayıp ayakta kalmış yerel yolcuları vardı içinde. kendisini beklediğim durağa geldiğinde, içinden epeyce yolcu tahliye oldu. benim beklediğim başlangıç durağım, inen yolcuların bitiş durağıydı. hemen kapı eşiğinde bekleyen çocuk, saati geldiğinde, ötmesi gereken bir guguk kuşu gibi, misyonunu hakkıyla yerine getirdi. sıradaki duraklara adını veren semtleri, avazla bağırarak saydı;

"bahçelievler! bağlarbaşı! şehitlik!"

üzerinde penye bir forma vardı. olması gerektiği gibi bir kumaş türü değildi penye, galatasaray forması için. alışılmışın dışında bir kumaş türü üzerine, galatasaray futbol klübünün lisans logosunu aramak, yadırganabilirdi o çocuk tarafından.

sahte forma idi üzerindeki,
koltuk altı bezleri, performansının üzerinde bir ter salgısı yapmıştı.
en fazla onuç yaşını gösteren bu çocuğun masumiyetini, penyesinin koltuk altındaki yırtık bile ifşa edebilirdi.
masumiyet anıtına, birtek sol eliyle kavradığı bozuk paralar ve kirden renkleri solmuş küçük meblağlı kağıt paralar kusur teşkil ediyordu. muavin tabir olunan mesleğin icracısı idi onuç yaşındaki yorgun bedeni.

"evet yeni binenler" dedi, paraları tuttuğu avucuna bir kusur da ben inşa ettim. ödedim yol ücretini bozuk para cinsinden. yükselen viteslerle eş zamanlı homurdanan motor, isyan ediyor gibiydi. kent merkezi sıcaklığının, kırk dereceden fazla olduğunu söyleyen gösterge, bu isyanı haklı bulmama neden oluyordu. organiklerin çekmek istedikleri isyan bayraklarını, hep mekanikler çekiyordu gönderlere bu şehirde. sıcaklığı da şanlıydı adı gibi...

şanlıurfa kent merkezi burası. güzel urfa. sıcak urfa. peygamberler şehri canım urfa.

bu şehirde, sokak aralarında satılan eskimo ismindeki meyve aromalı buz, asla bir serinlik istikameti göstermiyordu satıldığı sokağın başında. minibüsteki çocuğun penyesi, anlaşılan çok modaydı bu şehirde yaşayan diğer akranları arasında. eskimo satan çocuklar da modaya ayak uydurmuştu. kimi renk değişikliğine gitmiş, sarı lacivert ve siyah beyaz tonları benimsemişti. benimse üzerimde, bedenime yapışmış bir gömlek vardı sadece. sıcakla bu kadar imtihan olunan bir memleketten, sıcağı özünde barındıran acı bir yiyeceğin, tüm ülke sathında yaygınlaşıp meşhur olması, hayli ilginç bir detay.

çiğköfteler ne acı,
ayran bunun ilacı..

dizeleri de, sanıyorum bu ironiyi ferahlatıyor.

"şehitlik son durak!" dedi muavin çocuk. inmek üzere hareketlenen birkaç kişi kalmıştık minibüste. indiğim yerde, ağaç gölgesi imkanından yararlanılabilcek, muavin çocuğun şu an olması gerektiği yere, bir çocuk parkına yöneldim.

belli ki; şanlıurfa dan ayrılmadan evvel, iyice havasını solumak, kendi kendimle kalabilmek için yapmışım. bir anı olarak anlatılmaz sanırım.

salıncak, kaydırak, tahreravalli, banklar.. tam tekmil bu çocuk parkı, bende bi sigara yakma isteği uyandırdı ve bu azap sıcağında bu gölge lüksünü kaçıramazdım. içtiğim sigaraya, çocukluk dönemini çılgınca yaşayan çocukların yaydığı cıvıltı, eşlik etti.

tamamen yanlış anladığı fikir akımlarını, haliyle doğru yorumlayamayan, bir ruh hastası yolunda hızla izlerliyordum.. farkediyordum ama tepkisizdim olanlara.. az önceki kısa minibus yolculuğum, ancak önümdeki uzun, upuzun yolculuğun bir nazar boncuğu olabilirdi. ve bu şehirdeki son kısa yolculuğumdu. bir de gizli bir sevdam vardı bu şehirde. tek taraflı yaşadığım harikulade bir aşk. onun sayesinde tek taraflı aşka sempati duyduğumdan hiç haberi olmayacak kendisinin.. tabii onu gizlice gözlemlediğimden de. urfa dağlarında, gezen bir ceylan görememiştim ama onu görmüştü gözlerim bir kere.. karşısına çıkıp bikaç kelime konuşmuşluğum olmadı hiç, bir şeyleri anlamsızlaştırma riski yüzünden.

platonik olduğu için güzeldi ve bu yüzden harikulade sıfatını hak ediyordu.. hayat arşivimin köhne, karanlık bir yerinde barındırmadım bu masum sevdayı ama şehirden ayrılırken de, deşifre etmeyecektim tek taraflı sevdamı.

sıra gecelerine, taklacı güvercinlerine, burunlarındaki hızmayı otuz yıl taşımış, aile reisi konumundaki otoriter kadınlarına, bulundukları gölde mutlu görünen, hayranlıkla izlediğim, kül rivayeti eseri odunsu balıklarına, ceylanpınarı na, birecik ine, suruç una, `kazancı bedih` ine, ahmet erseven iköğretim okuluna, ipekyoluna, `isot`una, tütün saran, yıpranmış avuçlu amcalara, eyüp peygamber makamına, mancınık kalelerine, sokakta `gülle` oynayan çocuklarına, nasıl hoşçakal diyeceğimi, nasıl veda edeceğimi düşündükçe, utanıyordum.. ve buradan ayrıldıktan sonra "yeni" yaşam düzenimin nasıl olacağını sorguluyordum..

yeni olgusunun olduğu yerde, muhakkak bir eski kalıyor. kıyamadığımız eskilerimizi şereflendiriyoruz çoğu zaman.
örneğin; yeni kelimesi ile aynı cümlede kullanmayarak başlıyoruz, onore etmeye eskiyi.. `: bu örneği saymıyorum tabii`

sorgu, insanda hemen oracıkta bir mağara inşa edip, kaçma isteği, yerin dibinden  ilerleme fanzini uyandırıyor. ilerleyen saniyeler, sorguyu yazgıya dönüştürüyor.

sus! diyememeyi, şimdilik yalnızca insan aciziyeti olarak yorumlamama el veriyor, yaşadığım hayat tecrübesi.

yıllarımızı birbirimize emanet ederek yaşadığımız bu güzel memlekete, sadece "güle güle şanlıurfa" demek çok sincise geliyordu bana. benim için bu şehri terk etmek zorunda olmak, türküsünde ömer e;
"ağam olasan ömer, paşam olasan ömer" dizeleri ile haykıran kadına, ömer e aşık olan kadına, ismim ömer olmadığı halde, ihanet etmekti.

memuriyetinin son yıllarına yaklaşan babamın bu ihanetten haberi yoktu..

şanlıurfa ya, son bir söz söyleyecek gücü bulamıyordum kendimde. mırıldanarak "gönlümün gözü çıksın" diyebildim, hafif bir tebessümle.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yolla Gelsin

Reklam